29 Ağustos 2011 Pazartesi

“budandıkça fışkıran” bir sevgi - ismet özel


İsmet Özel’i keşfimi hep bir şiir dizesi gibi hatırlıyordum ve hangi şiir dizesi olduğunu, hangi şiir dizesine vurulduğumu da bir türlü hatırlayamıyordum. Biraz daha zorladım kendimi hangi dizeydi, hatırlamalıyım diye. Ama sonra bir dize yerine, bir olay belirdi aklımda. İsmet Özel’le tanışmam, Bülent Arınç’ın kendisine yaptığı gönderme üzerine okuduklarım ile olmuştu.
Olayla ilgili kısa bir hatırlatma için ekşi sözlük alıntısı:
"bülent arınç sayesinde günlük siyasi literatürümüze de girmiştir. şöyle ki: hatırlanacağı üzre 23 nisan resepsiyonuna arınç’ın türbanlı eşi katılacak mı, katılmayacak mı tartışması olmuş, nihayetinde münevver arınç’ın katılmaması, arınç ailesince uygun görülmüştü. ancak resepsiyon sırasında bülent arınç o sırada canlı yayında olan kameralara el sallayarak eşine seslenmiş ve kendine göre ince bir göndermeyle “hanım sen neden burada değilsin” demişti. olayın mahiyetinin basın tarafından kavranamaması üzerine bülent arınç sonradan izahat getirme ihtiyacı duymuş ve “waldo sen neden burada değilsin” sözüne atıf yaptığını söylemişti. lakin ismet özel‘in bülent arınç’a tepkisi açıkçası sert oldu. bir gazetenin sorularını yanıtlayan özel, “benim türbanlı iki kızım okula gidemiyor. iktardaki partinin mensubu bülent arınç’ın benim kitabımın adını kullanmaya hakkı yok” mealinde laflar ettiydi."

Reel hayatta huysuz, agresif insanlara yaklaşmak ve hatta çok sevmek eğilimim olduğundan, İsmet Özel bana çok yabancı gelmedi. İçinden geçenleri düşündüm, kimse tarafından savunulmak ve sevilmek istenmiyor, herkeste yanlış ve sevilmeyecek bir şeyler hissediyor olduğunu mesela. Hiçbir zaman da kesin cümleler kuramadım bununla ilgili, kesin cümlelerin ne kadar yanlış gizlemeye meraklı olduğunu bildiğimden. Ama bir yandan da cümlelerim kesinmiş gibi emindim içimden, bitmeyen kafa karışıklığı da en az kesin cümleler kadar beter olduğundan. Gerçi İsmet Özel’di “kafaları karıştırmayın” diyene “karışık kafa düşünmeyen kafadan iyidir” diyen. Ve yine İsmet Özelmiş, öğrendim sonradan, “insan önüne çıkan bütün yollar yürünebiliyor ise, o insan artık kaybolmuştur” diyen.
İçimden İsmet Özel’i bir yere kondurdum. Tanımak istedim onu. 
Şiirleri tabii ki... Her aykırı düşüncesine kızan, dayanamayan insanlara bile eleştirilerine “İsmet Bey, öncelikle çok iyi bir şair. Fakat..” şeklinde cümlelerle başlatan şiirleri. Şiirleri ile ilgili yazmak, bir yorumda bulunmak bile ayıp geliyor bana. Bir satır mesela, içimden ağlamak, kendimden utanmak, tekrar okumak, inanmamak, inanmak ve sonra tekrar okumak, bambaşka bir anlam yakalamak, inananamamak, sevmek, çok sevmek, gülmek, haykırmak geliyor. O şiirden kurtulamıyorum bir süre. Bir süre benim için İsmet Özel sadece o şiir. Hatta o dize. Hayat benim için o dize. Herkes duysun görsün. Vazgeçtim, kimse görmesin, okumasın. Bilmesin. O şiir sadece benim olsun. Sadece bendeki anlamı olsun. 
Birileriyle tanıştım İsmet Özel sevdasından. Bir saat, belki daha fazla, kesintisiz İsmet Özel konuştuğumuz oldu. İçimizden hiçbir kötü his geçmeden. Ağzımızdan tek bir kötüleyen söz çıkmadan.
Birileri ile konuştum, İsmet Özel’e ve açıklamalarına kızgın. “Irkçılığa tahammülüm yok, bırak şu adamı, beyni süngerleşmiş” diyenler. Biliyorum, İsmet Özel'in açıklamalarının savunulur bir tarafı yok. Biliyorum, benim karşımdaki başka herhangi biri olsa, ciddiye bile almazdım. Onun ciddiye alınışı ise, o harika şiirlerinin tadına varmış insanların hayalkırıklığından. Oysa ben, o şiirlerin tadını almaktan öteye geçmiş bir halde, İsmet Özel’i yerden yere vuranların “yeterince şiirini okumadığını” düşünmekteyim. İsmet Özel’in söylediklerini küçümsemeyi aklıma bile getirmemekteyim. Ona tanıdığım o özgür, o başka dünyada, hep var olmasını arzulamaktayım.
Tam bir şair olduğunu söylerdik aramızda. Bencilce sevilmemek, bencilce dışlanmak istiyor. Bencilce istiyor hepsini. Hiçbir yere ait değil ama sanki çok şeye ait gibi davranıyor. Ait olduğu şeylerin korumasını da almaksızın ait olmak istiyor. Cesurca konuşabiliyor, öyle ya da böyle. Ve cesurca konuştuğu her cümle, o kadar İsmet Özel oluyor ki, şiir gibi, tekrar okunacak dizeler gizli aralarda. 
Biliyorum onu evet hayır doğru yanlış kabul eden, seven hatta belki de tapan bir kitlesi var. “İsmet Özelciler”. Ben de, biraz İsmet Özel gibi, bencilce, o gruptan olmadığımı biliyorum. Bir yandan onu sevenlere ait hissediyorum. Ama onların koruması olmaksızın.
İsmet Özel’in, kendisinden almak istedikleri sadece birkaç rahatça eleştirilebilir, yerden yere vurulabilir cümle olan insanları doyurduğu ve aynı zamanda bu insanların rahatlarını bozduğu kesin. Sonuçta her şeye rağmen sevenler ve bir de tapan aidiyetçiler kalıyor. İsmet Özel de az çok ulaşmış oluyor istediğine. Ve garip bir şekilde, ben de. Ben de ulaşıyorum, bencilce bir isteğe. Kimse onu benim gibi sevemiyor hissine. Kolay harcanabilir bulanlara kızmıyorum. Zaten İsmet Özel de savunulacak bir parça bırakmıyor geriye, o dizelerden başka. O dizeler, kalbimizde;
“hiçbir şey söylemeyen sözlere varmak için,
her şeyin sonuna kadar söylenmesi gerekti.”

Bir nevi günlük, sıkıcı yani.


Dün eve geldiğimde azıcık şarap içmiş, umutlu ve birazcık da hüzünlüydüm. Dünya benden ibaretti ve benim dışımda her şey gibiydi. Hem çok dışarıda kalıp kaçırdığım şeyler var gibiydi hem de dünyanın en büyük kaybı ben ve benim kaçırdığım şeylerdi. Gibi.
Upuzun anlamsız cümleler kurup duruyordum içimden. Sonra buraya bir şeyler yazdım. Şimdi geri dönüp okumaya utanıyorum. Sanki ayıp bir şeyler yazdım, söylememem gereken şeyler söyledim.
Bazı şeyler için utanıyor olmak, kendime duyduğum güvenle alakalı tabi. Yoksa utanılacak ne var ki?
Sonra, üst komşumun taşındığından beri devam eden “üst katta halay çekme” eylemlerine dayanamayıp polisi aradım. Yarım kaldı bütün o yoğunluk.
Sabaha kadar karakolda kaldıktan ve üst komşumun 4-5 kere hapse girmiş, genel olarak da yüz kızartıcı suçlar işlemiş biri olduğunu öğrendikten sonra, rahatsız olan biri olarak ve artık güvende de hissetmeyerek, eve dönemedim. O an en çok istediğim şey evimde yalnız kalmaktı. Kalamadım.
Duş alamadım, üstümü değiştiremedim.
O yoğunluk üstüne biriken aksamış sorumluluklar bende çok büyük ağırlıklar ve çok karanlık düşüncelere yol açtı.
Sabah bu halde gidip bir arkadaşımın işini hallettim. Sonra onun ofisinde takıldım bir süre. Bir süre iyiydi aslında. O süreçte yapmam gereken başka sorumluluklar oluştu. Hiç azalmadı üstümdeki ağırlık.
Hallettikçe hafifleyen ağırlıklar bunlar sonuçta. Ama bugün, bir koca gün boyunca, halledilmeyen her bir saniyede kendilerini hatırlattılar.
Bir ara yüzümü masaya yapıştırdığımı fark ettim.
Burada varmaya çalıştığım bir nokta yok her zamanki gibi. Her şeyden biraz bildiğimi hissediyorum. Bir şeyi iyi bilmenin gücünü düşününce, güçsüz hissetmem normal. Neyi iyi biliyorum acaba? Ya da ne zaman iyi bilmiş oluyorum? En çok ben bildiğim zaman mı o konuda?
Bazı hukuki gözlemlerim de oldu karakolda. Ama yazamıyorum. O kadar çok anlattım ki, o kadar kalabalık ki etrafım, kalabalıklara bırakıyorum yazılacak her şeyi.
Hep aynı şeyleri söylüyor olsaydım ya da daha doğru bir ifade ile hep aynı şeyleri söyleyebiliyor olsaydım, yazabilirdim de bunları. Bana sıkıntılar hep yazma gücü, yazdıklarım da düşündüğümü bile fark etmediğim şeyleri ifade etme gücü veriyordu. Tekrarı engelleyen şey, acıdan besleniyordu.
Tam anlamıyla bir acı yok demek ki. Tekrar var burada. Çünkü, upuzun anlamsız cümleler kurup duruyordum içimden. Sonra buraya bir şeyler yazdım. Şimdi geri dönüp okumaya utanıyorum.

hayatımla ilgili yapabileceklerimin sınırlı olduğunu anladım. anlamasına anladım da kabul etmekte zorlanıyorum. değiştirmek istediğim şeyler var elbet ama değiştirsem bile umduğum etkiyi yaratacaklarmış gibi gelmiyor bana. sonra ona buna sinirleniyorum. sanki o bu sebep oldu buna. yani.
bazı cümleler kuran insanlar var. cümleler hep kendilerine yönelik. tamam her şey zaten kendi deneyimlerimizle yorumlayabildiğimiz kadar sınırlı. evet. ama bazı cümleler var işte, temelde 3-4 şey var zaten. ama sanki bi de o cümleler. unutamadığımız cümleler. benim hayatım da, unutamadığım o cümleler etrafında dönüyor gibi. oysa kim benim beynime bu cümleleri kazıyan? çoğunu hatırlamıyorum.
sonra elimi uzatırken bedenimin dik duruşu var ama ardında elimin sadece kolumun kıvrıklığı oranında uzanması var. yani elimin kollarımı açarak uzanmasına engel olan bir cümle var. klasik ben kendimi kolay açmam tribi değil bu, elimi uzatırken kolumu da uzatmaya çekinirim, arada kalırım, ne elimi uzatmadım ne kolumu açtım gibi.
aradayım yani. in between. araf. neyse ne. ondayım. cümlelerden hep. unutamadığım cümlelerden.

Gerçeğin acı verdiğini söylerler, bazen de verir.


Ben gidiyorum dedi ve elimi tutmak istedi. Ben gittiğine inanmama ve durdurmak için hiçbir şey yapmayacak olmama rağmen, o an, ölüme giden birinin son isteği gibi geldi gözüme. Arkamı dönüp gitmedim. Bugüne kadar hep el tutmak isteyen ben olmama rağmen, bu sefer aslında ben istemedim. Mecbur da kalmış olabilirim. Ama fark ettim ki bazı insanlar, uçurumlara gelmeden, tıpkı öleceğini öğrenince bungee jumping yapmak isteyen biri gibi, bazı insanlar, sonunu gördüklerinde, bir adım atarlar. Artık adımlar onları uzağa, sizi geriye çeker ki, burada, kopuşta, bir garip his. Son defa elini tutmam ondan. Ölecek ya o insan, benim için, ondan.
Önceden dünyaya bakan, sonra ellerime bakan, dünyaya benim ellerim olmadan bakan o gözler, şimdi dünyaya ve bana bakıyor, ikisinde de aynı şeyi görüyor. Ama ne ben dünyayım, ne de dünya ben. Artık yapılacak tek şey, yapman gerekeni yapmak, o eli bir daha hiç tutmamak üzere tutmak ve sonra kaçmak. Oysa bir gün, o ele uzandığımda, hiç bırakmak istememiştim. Ben. Ben tutmak istediğim ellerden olduğumda üzülmüştüm. Ama o elimi iten eller, o kaba, o duygusuz, o acımasız ellere, ben de öyle davranamadım. Ben o eller olamadım. Ben o ellerin bir parçası olmamak üzere o elleri bıraktım. Kendi yoluna bıraktım.
Yolu açık olsun o ellerin. Yolu uzun olsun.