29 Ağustos 2011 Pazartesi

Gerçeğin acı verdiğini söylerler, bazen de verir.


Ben gidiyorum dedi ve elimi tutmak istedi. Ben gittiğine inanmama ve durdurmak için hiçbir şey yapmayacak olmama rağmen, o an, ölüme giden birinin son isteği gibi geldi gözüme. Arkamı dönüp gitmedim. Bugüne kadar hep el tutmak isteyen ben olmama rağmen, bu sefer aslında ben istemedim. Mecbur da kalmış olabilirim. Ama fark ettim ki bazı insanlar, uçurumlara gelmeden, tıpkı öleceğini öğrenince bungee jumping yapmak isteyen biri gibi, bazı insanlar, sonunu gördüklerinde, bir adım atarlar. Artık adımlar onları uzağa, sizi geriye çeker ki, burada, kopuşta, bir garip his. Son defa elini tutmam ondan. Ölecek ya o insan, benim için, ondan.
Önceden dünyaya bakan, sonra ellerime bakan, dünyaya benim ellerim olmadan bakan o gözler, şimdi dünyaya ve bana bakıyor, ikisinde de aynı şeyi görüyor. Ama ne ben dünyayım, ne de dünya ben. Artık yapılacak tek şey, yapman gerekeni yapmak, o eli bir daha hiç tutmamak üzere tutmak ve sonra kaçmak. Oysa bir gün, o ele uzandığımda, hiç bırakmak istememiştim. Ben. Ben tutmak istediğim ellerden olduğumda üzülmüştüm. Ama o elimi iten eller, o kaba, o duygusuz, o acımasız ellere, ben de öyle davranamadım. Ben o eller olamadım. Ben o ellerin bir parçası olmamak üzere o elleri bıraktım. Kendi yoluna bıraktım.
Yolu açık olsun o ellerin. Yolu uzun olsun. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder